GENÇLİK TEŞKİLATI

162 Üniversiteli ile Gazzâlî, Fârâbî ve İslam ilim geleneği tartışıldı

17 Mart 2017

IGMG Üniversiteliler Başkanlığı, 2017 çalışma yılının I. Üniversiteliler Yatılı Eğitim Seminerleri ve Atölyeler programını 162 üniversitelinin katılımıyla gerçekleştirdi.

IGMG Genel Merkezi’nde gerçekleştirilen ve iki gün süren I. Üniversiteliler Yatılı Eğitim Seminerleri ve Atölyeler programı kapsamında; “Gazzâlî’nin ilim tarihimizdeki konumu ve etkisi”, “Gazzâlî eserlerinde iman-amel ilişkisi”, “Fârâbî’nin erdemlilik ve devlet anlayışı”, “İslam düşüncesinde ilimler tasnifi ve akli-nakli ilimler” konuları masaya yatırıldı. Programın ana misafirleri, İstanbul Medeniyet Üniversitesinden Yrd. Doç. Dr. Eşref Altaş, Marmara Üniversitesinden Doç. Dr. Ömer Türker ve IGMG Genel Başkan Danışmanı Ramazan Uçar oldu.

Yrd. Doç. Dr. Eşref Altaş, İslam ilim geleneğinde İmam Gazzâlî’nin hayatını, konumunu ve sonraki asırlara etkisini ele aldı. Altaş’ın ifadelerine göre Eş’arî geleneğinin en mühim savunucularından biri olan Gazzâlî, yaşadığı çağın ve içinde bulunduğu ortamın sorun teşkil eden meselelerine bigâne kalmamış, bilakis maruz kalınan sorunları çözüme kavuşturma gayesiyle fikir yürütmüştür. Bu sebeptendir ki “Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinlerinde yenileme yapacak birini gönderir” hadîs-i şerifine istinaden müceddid vasfına mazhar olmuştur ve ortaya koyduğu çözümlerle sadece hicrî 5. yüzyıla damga vurmamış, günümüze gelinceye kadar şanından söz ettirmiştir.

Bugün hâlâ ilim talebelerine okutulan el-Münkız mine’d-Dalâl (Sapkınlıktan Kurtaran) eserinin içeriğini ele alan Eşref Altaş, öğrencilik yıllarında okuyup mütalaa ettiği için eserin kendisinde ayrı bir yeri ve kıymeti olduğunu beyan etti. Kısaca kitabın ismini izah eden Altaş, burdaki “dalâl” ifadesinin, yani sapkınlıktan kastın dinî değil entelektüel olduğunun altını çizdi. Altaş ayrıca eserin otobiyografik mahiyet taşıdığını ve Gazzâlî’nin fikir ve düşünce hayatında geçirdiği merhaleleri ve yaşadığı asırdaki İslami düşünce akımlarına karşı sergilediği tutumu hülasa biçimde aksettirmekte olduğunu söyledi. Altaş şu ifadelerde bulundu: “Gençlik yıllarından itibaren bildiklerine eleştirel ve şüpheci gözle bakan Gazzâlî, eserinin hemen başına taklitten hazzetmediğini ve hakikatin peşine düşerken duyular ve akılla hasıl olan bilgilerin geçerli olup olmadığı hususunda şüpheye düştüğünü söyler ve bu kriz hâlinin Allah’ın kalbine attığı nur sayesinde zail olduğunu belirtmektedir. Öte taraftan bu eserinde dört gruba değinmektedir: Kelamcılar, Bâtınîler, filozoflar ve sufiler. Sözü geçen fırkaların her birinin özümsediği fikirlerin ve tuttukları yolun değerini ve geçerliliğini tespit edebilmek için azami çaba sarf ederek ilmî faaliyetler üzerinde yoğunlaşan Gazzâlî, tüm bunları Kur’ân-ı Kerîm’in ve sünnet-i seniyyenin mihengine vurmak suretiyle hak ve batılı gün yüzüne çıkarmayı gaye edinmiştir. Gazzâlî, yürüdüğü ilim yolunda kelimenin tam manasıyla gecesini gündüzüne katmıştır. Zira ömrünün en verimli safhasında gündüz vakti Nizamiye’de talebelerine fıkıh dersi verirken, gece ise kendisini felsefi alanda geliştirmek için İbn Sînâ ve Fârâbî’nin telif ettiği eserleri okumuştur. Nitekim kaleme aldığı Tehâfütü’l-Felâsife derin bir ilmî çalışmanın ve üstün bir çabanın mahsulüdür. Bu eserinde hem İslam Meşşâî felsefesinin hem de ‘Yeni Eflâtuncu südûr’ nazariyesinin çeşitli noktalarına değinerek eleştiriye tabi tutmaktadır.”

Gazzâlî’nin ilim yolculuğunu “Hayatı boyunca imanını taklitten kurtarmak için tahkiki benimsemiştir.” şeklinde özetleyen Altaş, Gazzâlî’nin bu hedefinin özellikle Avrupa’da yaşayan Müslümanlar için örnek arz ettiğini ve her türlü inancı ve dünya görüşünü içinde barındıran Avrupa’da bir Müslüman’ın her gün “Ben niçin Müslüman’ım?” sorusuyla karşı karşıya kalabileceğini, bunun da onu inancını taklit etmekten tahkik etmeğe sevk edebileceğini belirtti.

İlimler tasnifi
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ömer Türker, İslam düşüncesinde ilimler tasnifi ve akli/nakli ilimler konularını ele aldı. İnsanlığın çok kadim bir geçmişinin olduğunu belirten Türker, eşyanın hakikatine dair araştırmaların kaynağının Hint kültürüne kadar gittiğini söyledi. Türker şunları ifade etti: “Kutsal kitabın olduğu yerde düşünce gelişir ve bilim ekolleri ortaya çıkar. Dolayısıyla kutsal kitap etrafında oluşan düşünceler zaman içerisinde ekollere dönüşür. Düşüncenin seyri tek yönlü değildir. Hint kültüründen Perslere, Perslerden Babil krallığına, onlardan Mısır’a, oradan Roma’ya, Roma’dan ise Anadolu’ya giden bir dönüşümden bahsetmek mümkündür. Böylece İslam’dan önce Suudi Arabistan’ın kayda değer bir yönünün olmadığına dikkat çekmek lazım. Her ne kadar Mekke ve Medine dinî ve ticari bir merkez teşkil etse de, büyük bir kültürel birikime sahip olan bir imparatorluk söz konusu değildir. Lakin zamanla özellikle Hz. Ömer döneminde Müslümanlar birçok ülke fethederek büyük bir değişim yaşarlar. Dolayısıyla bilim ve kültürel mirasa sahip ülkelerle karşı karşıya gelirler. Bu durum ise fıkhi sorunları, dolayısıyla yeni Müslüman olan beldelerde İslam’ın nasıl yaşanması gerektiği sorunsalını da beraberinde getirir. Fakat asıl İslam’daki dönüşüm ve en büyük sorun Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasındaki savaş ile başlar. Dolayısıyla ilk defa Müslümanlar insan öldürdükleri hâlde, her grubun kendini haklı görmesi nedeniyle tövbe etmezler. Bu durum birçok kavramın sorgulanmasına sebep olur. Aynı zamanda Müslüman, münafık gibi terimlerin manası da belirsizleşir.”

“Filozofumuz yok”
Seminerinde teklif sözcüğünün önemine vurgu yapan Türker, fıkıh ilminin mükellefin fiillerini belirlediğini, yani insan iradesiyle meydana gelen davranışları mevzu bahis aldığını açıkladı. Fıkıh alanının henüz hicri ikinci yüzyılda belirlenmiş yazılı bir disiplin olduğuna dikkat çeken Türker, bunun yanı sıra fıkıh ilminin kelam ile birlikte İslam dünyasında model bir disiplin olduğunu aktardı. Bu ikisinin dışındaki tefsir, hadis gibi dalların bunlara hizmet ettiğini söyledi. Kelamın daha çok inancı konu edinen bir alan olduğunu, fıkıh ilminin ise davranışlar ile ilgili bilgileri mevzu bahis aldığını belirtti.

Kelamın kurucu düşünürlerinin Mutezilî olduğunu söyleyen Türker, ilk defa Mutezile tarafından tercüme faaliyetlerinin başladığını söyledi. “Eski Yunan kültüründen kalan tüm miras Arapçaya tercüme edilir. Eserlerin Arapça bakımından kontrolünü Kindî üstlenir. Kindî bürokrat bir aileden gelmekle birlikte İslam’ın ilk filozofudur. ” diyen Türker, yine filozof olan Ebu Süleyman’ın sözlerine dikkat çekti: “Ebû Süleyman hikmetin Yunan’ın başına, Fars’ın gönlüne, Arap’ın diline ve Çinli’nin de eline indiğini söyler. Yani Yunan’ın düşüncede, Fars’ın edebiyatta, Arap’ın şiirde, Çinlinin de alet üretmedeki üstünlüğüne vurgu yapmıştır.”

İlk zamanlar Müslümanların her alanda hâkim olduğunu belirten Türker, günümüzde ise tüm alanların Batı’nın elinde olduğunu belirterek özeleştiride bulundu. Orta Çağda Batı’nın İslam topraklarına öğrenci yolladığına dikkat çeken Türker, günümüzde Müslümanların düşünce ortaya koymamasından ve filozof yetiştirememesinden yakındı. Tarihte İslam dünyasından insanlığa katkıda bulunan iki filozofa, özellikle Fârâbî ve İbn Sinâ’ya vurgu yapan Türker günümüzde İslam dünyasının yetiştirmiş olduğu hiçbir filozof bulunmadığına dikkat çekti.

Programa katılarak üniversitelilere selamlama konuşması yapan IGMG Genel Başkanı Kemal Ergün, akademik kariyeri ve başarıyı amaç edinen değil, akademik kariyerini insanlığın sorunlarına merhem olacak bir araç gören üniversiteli olabilmenin önemini anlattı. Müslümanların Avrupa’nın artık yerlileri olduğunun altını çizen Genel Başkan Ergün, Gazzâlî ve Fârâbî gibi çağının sorunlarını okuyan ve insanlığa çok büyük etki eden büyük ilim insanlarının artık yeniden doğması gerektiğini ve Avrupa’da yetişen Müslüman gençlerin bu konuda büyük bir imkâna sahip olduklarını belirtti. Programın diğer konuşmacısı IGMG Genel Başkan Danışmanı Ramazan Uçar da teşkilat çalışmalarının genel gidişatına değindi.