İRŞAD

“Dinin anlaşılmasında muhit, kültür ve sosyal endişeler rol oynar.”

15 Nisan 2019

İslam Toplumu Millî Görüş (IGMG) İrşad Başkanlığı’nın geleneksel olarak düzenlediği panellerinin sekizincisi olan “İmam Ahmed bin Hanbel ve Hanbelî Mezhebi” paneli Bergheim şehrinde yapıldı.

IGMG İrşad Panellerinin 2019 yılı konusu İmam Ahmed bin Hanbel ve Hanbelî Mezhebi idi. Bergheim şehrinde 6 Nisan tarihinde gerçekleştirilen panelde moderatör İlhan Bilgü’nun panel hakkındaki ön bilgilendirmesinden sonra Çanakkale 18 Mart Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Ali Yargı tebliğini yaptı. Yargı konuşmasında Ahmed bin Hanbel’in yaşadığı dönemin tarihî ve fikrî özellikleri, hayatı, şahsiyeti, eserleri, Hanbelî mezhebinin özellikleri ve günümüzdeki Hanbelîlik hakkında bilgilere yer verdi.

Ahmed bin Hanbel’e gelene kadar İslam ilim dünyasında çok çeşitli gelişmeler yaşandığını, Ahmed bin Hanbel’den önce Ebû Hanîfe, İmam Şâfiî ve İmam Malik gibi mezhep imamlarının kitaplarının yayımlandığını, aynı zamanda İslam toplumunun farklı kültür ve inanç gruplarının bir arada yaşama tecrübesini edindiğini hatırlatan Mehmet Ali Yargı özetle şu açıklamalarda bulundu:

“Ahmed İbn Hanbel, mütevazı bir kişiliğe sahipti. Fakirliği zenginliğe tercih eder, hiçbir şeyi fakirliğe denk görmez, evinde bir şey olmadığı için şikâyet etmek şöyle dursun, mutlu olurdu. Muhaliflerini affetmiştir. Müsned isimli hacimli bir hadis külliyatı vardır.

Allah, Peygamberimiz, ashap ve tâbiin devrinde verilmemiş fetva hükümlerin haricinde bir görüş belirtmez, Kur’an’ı bazen manasının aksi yönüyle anlamaya yönelirdi. Mesela cuma namazı esnasında alışverişin ayet mucibince yasak olduğunu belirtir, ancak o vakitte sözleşme yapmayı caiz görürdü. Çünkü ayette buna bir işaret yoktur.

Mezhebin Özellikleri

“Selefî” bir anlayışa sahiptir:

Ahmed b. Hanbel, Hz. Peygamber’den, sahabe ve tâbiînden (yani “seleften”) nakledilenlere olduğu gibi uyma (ittiba), özellikle itikadi gördükleri hususlarda tevilden kaçınma, bidatçi gördüğü görüşler ile mücadele etme ve bidatçilerden uzak durma şeklinde bir anlayış geliştirmiş ve bu anlayışı etrafına da yaymaya çalışmıştır.

Haber-i vâhidlere uyma konusunda farklı bir bakış açısına sahiptir: Ahmed b. Hanbel ve Ehl-i hadîs, sahih bir isnad ile rivayet edilen haber-i vâhidin delil oluşturduğunu kabul eder, inkâr edenleri tekfir eder.

Sahabe ve tâbiûn fetvalarına uyma konusunda farklı olduğunu iddia eder: Hanbelîlik rivayet ağırlıklı bir mezheptir. Bu rivayetlere sadece Hz. Peygamber’e atfedilen değil, sahabe ve tâbiûna atfedilen rivayetler de dâhildir.

Allah ve Resulü’nün yasaklarına uyma şekilleri daha katıdır: Yasaklanan şeyin kendisiyle doğrudan ilgili değil de başka bir anlamdan dolayı bir yasak söz konusuysa yasaklanan şeyi yapmayı şer’an geçersiz sayarlar. Mesela, başkasının bıçağını izinsiz alıp onunla kesilen kurban batıldır, yeniden kesmek gerekir.

Nispeten kıyasa az başvurur: Teorik olarak şeri kıyasın meşru olduğunun söylendiği hem de bazı meselelerde onu kullandıkları görülmekle birlikte bir nas, sahabe fetvası, mürsel veya zayıf hadis bulunmazsa kıyasa ancak zaruret hâlinde başvurulduğu belirtilmiştir. Kıyastan çok istishabı kullanır: Hanbelîler kıyası huccet olarak kabul etseler de yukarıda ele alındığı üzere ona mümkün olduğunca başvurmama eğiliminde olduklarından karşılaştıkları yeni meselelerin hükümlerini istishab ile çözmeyi daha çok tercih etmişlerdir.

Farazi fıkıhtan uzak durur: Ahmed b. Hanbel henüz meydana gelmemiş olaylara dair fetva vermekten kaçınmıştır. Ehl-i hadîsin genel tavrı da bu yöndedir.

Toplumsal hayata aşırı müdahalecidir: Hanbelîlerin topluma aşırı müdahalelerini daha ilk dönemden itibaren görmek mümkündür. Ahmed b. Hanbel’in talebesi İbn Hânî, Abdullah’ın (muhtemelen Ahmed b. Hanbel’in oğlu) ashabının sokakları dolaşarak çocukların oynadıkları defleri dahi parçaladıklarının nakledildiği söylenmiştir. Miladi 900’lü yıllarda Hanbelîler dalalet, bidat ve münkerât saydıkları hususları engellemek için toplumsal birçok müdahalede bulunmuşlardır. Ahmed b. Hanbel’den başlayarak sonraki dönemlerde mezhep mensuplarının Allah’ın sıfatları, tevil, tecsim ve bidat gibi bazı itikadi konularda Ehl-i sünnet içinde ifrat denilebilecek görüşleri savunmuşlar, kendileri gibi inanmayanları tekfir veya dalalet ile itham etmişlerdir.

Günümüzde Hanbelîlik:

Hanbelî mezhebi mensuplarının en fazla olduğu ülke günümüzde Suudi Arabistan’dır. Bu ülkede, resmî uygulamalarda da genel olarak Hanbelî mezhebini benimsenmiş, eğitim ve yargıda da Hanbelîlik öne çıkarılmıştır. Ancak bu ülkede Hanbelîlik mezhep olarak geçmemektedir. İkinci panelist olan İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ramazan Yıldırım “Hanbelî Mezhebinin Teşekkülü ve Mihne Olayı” başlıklı tebliği ile mihne denilen süreci anlattı. Bu sürecin Hanbelîliliğin mezhepleşmesine etkilerini inceleyen Yıldırım, “Hanbelîlik fıkhî bir ekolden çok itikadi bir ekoldür. Bir de dinin zamana, mekâna ve içtihada bağlı değişkenleri vardır. İşte bu değişkenlerden oluşan yapıya dindarlık diyoruz. Onun için din bir tanedir, dindarlıklar bin tane olabilir.” dedi. Yıldırım özetle şu görüşleri ortaya koydu:

Kur’an’ın mahluk olup olmadığı tartışması ve mihne olayı: Başlangıcı itibarıyla kelamî bir tartışmanın konusu olan zat-sıfat ilişkisi, sıfatların zat ile birlikte kadim olup olmadıkları, ilahî sıfatların tevili meselesi gibi konular zamanla birer ihtilaflı soruna dönüşmüştür. Mutezile ekolü kelam, irade gibi bazı sıfatların ezelî olmayıp sonradan yaratıldığı görüşünü benimsediklerinden dolayı kelam sıfatıyla ilişkili olarak Kur’an’ın mahluk olduğunu ileri sürmüşlerdir. Abbâsî halifelerinden Me’mûn, halku’l-Kur’ân konusunu ilk defa devletin resmî bir politikası hâline getirmiş ve mihne sürecini başlatmış, bu düşünceyi benimsemeyenlerin cezalandırılmasını istemiştir. Ahmed bin Hanbel de ceza alanlardan birisidir ve Kur’an’ın mahluk olduğunu kabullenmez. Halife Mütevvekkil ise 847 yılında iktidara gelir gelmez halku’l-Kur’ân ve ru’yetullah konularındaki kelamî tartışmalardan uzak durulmasını sağlamış, halk üzerinde etkili nüfuzları olan fakih ve muhaddislerin desteğini almanın yollarını aramıştır. Böylece Hanbelîlik ve Ehl-i hadîs daha geniş bir şekilde yayılma imkânı bulmuştur. Hasan b. Ali b. Halef el-Berbehârî (ö. 329), Hanbelîliğin radikal eğilimini temsil etmiş, verdiği ateşli vaazlarıyla Ehl-i hadîs dışındaki diğer tüm ekollerle mücadele etmiş, Bağdat’ta bazı dükkânların yağmalandığı, çeşitli müzik aletlerinin kırıldığı ve ‘Hanbelî fitnesi’ olarak bilinen olayların çıkmasına sebep olmuştur.” Bir diğer panelist olan Gaziantep Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Muhyettin İğde idi. Hanbelî mezhebinin yayılış sürecine değinirken “Esasen, Me’mûn’un başlattığı mihne politikalarının iki kaybedeni bir de kazananı olmuştur. Kaybedenler Mutezile ve Ehl-i hadîs; kazanan ise Ahmed b. Hanbeldir.” diyen İğde’nin tebliği özetle şöyleydi:

İlk Hanbelîlik içinde 3 ekol meydana gelmiştir:

Zühd ekolü: Bunlar sadece ibadetle meşgul olurlar. Abdulkadir Geylanî bu gruptandır.

İlim ekolü (Hadis yazıp fıkıh öğrenen ekol): Bunlar hadis yazıp, fıkıh öğrenir. Bu grubu Ebû Bekir Hallâl ve öğrencileri temsil eder. Hallâl, Ahmed b. Hanbel’in fikrî yönünü takip etmiş ve mezhebin fikrî geleneğinin devamını sağlamıştır.

Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ‘ani’l-münkeri tesis etmeye çalışan ‘aktivist’ ekol: Bu grubu ise Berbehârî ve taraftarları temsil eder. Berbehârî daha çok sokak hayatıyla ilgilenmiş, mezhep doktrinlerinin kamu/halk hayatına tatbik edilmesi hususunda çaba harcamıştır.

Modern Selefî akımlar ve din anlayışları:  Selefîliğin tarihsel olarak dayandığı Ashâbu’l-hadîs şeklinde de isimlendirilebilecek hadis ve eser taraftarlarının en belirgin vasfı, geçmiş sünenleri kutsallaştırarak onları din olarak kabul etme şeklinde ortaya çıkmaktadır. Selefiyye’ye göre, hakikat geçmişte belirlenmiştir. Şimdinin ve geleceğin belirleyeceği bir hakikat yoktur. Selefî zihniyete asıl şeklini veren “mutlak hakikat” inancı nedeniyle insan hiçbir şekilde nesneler hakkında hüküm verebilecek bir unsur değildir. Hakikat geçmişte belirlenmiş, insana iletilmiştir. İnsana düşen sadece bunlara uymaktır. Selefî düşünce biçimi hem akla hem de onun yorumlama yetkisine karşı çıkmış, böylece İslam’ı yerel kültür unsurları içerisine sıkıştırmıştır. Selefiyye’nin akıl karşıtı olması, benimsediği yaklaşımın bir sonucudur. Son panelist ise Atatürk Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Zeki İşcan oldu. Prof. Dr. İşcan İslam düşünce tarihinde dinin anlaşılma biçimi ile ilgili olarak çok farklı tutumlar ortaya çıktığını söyledikten sonra, bu farklılaşmanın arka planında belirleyici rol oynayan ve “toplumların manevi cephesi” denebilecek, her toplumun yaşadığı muhit, kültür ve çeşitli sosyal endişelerin ürünü olarak ortaya çıkan “örtük referans sistemi”nin incelenmesi gerektiği üzerinde durdu. Çağdaş Selefîliğin, Müslüman toplumların din geleneğinden uzak durduğunu, bu yüzden İslam tarihinde ortaya çıkan düşünce merkezlerinden ve dini zihniyetlerden, muhafazakâr din anlayışından bağımsız olarak değerlendirildiğini ifade eden İşcan, çağdaş Selefîlik hakkındaki yaygın kanaatin, onu gelenekten ve kültürden kopuşun bir ürünü olarak görmek ve değerlendirmek olduğuna işaret etti ve tebliğinde özetle şunları belirtti:

Ehl-i hadîs ve Ehl-i rey iki ayrı dünyadır: “Aslında Selefîlik başka, gelenek başkadır. Ama geldiğimiz nokta, Selefiliğin, geleneğimizde mevcut olan bir damarla, dinî bir zihniyetle paylaştığı yapısal unsurların gözden kaçırılmamasını zorunlu kılmaktadır. Müslüman kimliğini onarmak, teyit ve inşa etmek işlevine sahip bu zihniyetlerden biri Ehli rey (rey taraftarlığı), diğeri Ehli hadîstir (haber taraftarlığı). Başka bir ifade ile İslam düşüncesinin tarihsel şemasını oluşturmak, bir düşünce tarihi dizgesinden bahsedebilmek, ilk olarak birbirine muhalif iki ekolden söz etmekle mümkündür. Bunlar Ehl-i hadîs ve Ehl-i reydir. Ehl-i hadisi, problemin çözümünü, din olarak addedilen rivayet ve nassa dayandırma, geçmişte oluşmuş ve yine din olarak bilinen ‘hakikati’ esas alma, hep dine atıfta bulunma olarak tarif edebiliriz. Ehli hadîs, geleceği, sonlanmış bir geçmişe indirgemektedir. Bunu, değişimin geri çekilmesi olarak yorumlamak mümkündür. Bu görüş aynı zamanda dinin yerelleşmesi, belli bir örfün içinde erimesi anlamına gelmektedir. Hadis toplama faaliyetinin siyasi bir erk olarak kendini göstermesi bu durumun sonucudur. Selef asrında İslam ümmetinin ihtiyaçlarına dayanan en faydalı meseleler çözülmüştür. Bütün beşerî ihtiyaçlar temin edilmiş, bizim çözmemize bağlı hiçbir mesele bırakılmamıştır.

Ehl-i hadis: Rey, tefsir, tevil gibi anlama biçimlerine dayalı aklîliğin düşünce alanında rol almasıyla beliren ‘insanların ihdas ettiği görüşler’ karşısında, geçmiş uluların öğretilerinin sosyal hayattaki tayin ediciliğine bağlı kalmak şeklinde belirmeye başlamıştır. Ehl-i reyin temsilcisi Ebû Hanîfe, ilk dönem Mekke ve Medine topluluklarından çok farklı toplumlarda İslam’ın nasıl yaşanacağını ve nasıl yaşatılacağını gösterme çabası içerisindedir.

Ehl-i hadîs geleneği ve günümüz Selefîliği: Günümüz Selefîliğini modernitenin ürünü olarak görmek ne kadar yanlışsa, İslam kültürünün tabii sonuçlarından biri olarak görmek de yanlıştır. Ama, günümüz radikal Selefîliğinin tarihsel damarları Ehl-i hadîs, Hanbelîlik, İbn Teymiyye ve Vahhâbî hareketinde bulunabilir. Selefî dil, geçmişten günümüze bir tarzdan ziyade bir tepki hareketi ve bir mağlubiyet söylemidir.”