İRŞAD

“İşçinin ücreti, ülkenin refah seviyesine göre ayarlanmalıdır.”

09 Kasım 2019

IGMG Din İstişare Kurulu (DİK), 2019 yılı toplantılarının dördüncüsünü gerçekleştirdi. Kurul işçi ücretlerinden, insan fetüsünden elde edilen aşıların kullanımı gibi çeşitli konulara dair görüşlerini açıkladı.

26 Ekim’deki DİK toplantısının ilk müzakere edilen konusu işçi ücretlerinin belirlenmesi ve sözleşmelerde, böyle yazıyor diye, işçi ücretlerinin düşük tutulup tutulmayacağı, işçinin ise, “İşveren daha fazla ücret almam gerekirken hakkımı vermiyor. Ben de gizlice işi yavaşlatıyorum. Veya bazen, kimse görmeden hakkım olan kadar fabrikadan mal alıyorum.” şeklinde bu hakkını kendi kendisine alıp alamayacağı şeklinde idi. Konuya ilişkin açıklamaları Prof. Dr. Saffet Köse yaptı.

Prof. Köse, bu sorunun cevaplandırılabilmesi için Hz. Peygamber’in (s.a.v.) altını çizdiği şu üç hususun hatırlattı: “Birincisi akitlerde gönül rızası (tîb-i nefs) bulunmalıdır. İkincisi işçiye hem hak ettiği hem de alın teri kurumadan yani hemen verilmelidir. Üçüncüsü de, insanların içinde bulundukları olumsuzluklar fırsatçılığa dönüştürülmemelidir. Böyle bir etki altındaki kabul ve buna bağlı olarak yapılan akit muhatabın gönül rızasının (tîb-i nefs) bulunduğu anlamına gelmez.”

Bir Müslüman’ın akitlerde “gönül rızasını” esas alan ve onun sonucu olarak kabul edilebilecek diğer iki ilkeden vazgeçemeyeceğine vurgu yapan Köse “Minimum maliyet, maksimum kâr” mantığıyla çalışan ve rekabetin belirleyici olduğu vahşi ekonomik düzen içinde bu iki prensibin işlemesinin mümkün olmadığını, rekabete bağlı bir faaliyet yerine, İslami usullere uygun Müslümanca bir ticaret tercih edilmesi gerektiğini söyledi. Köse şöyle devam etti:

“Mal dolaşımının helal zeminini oluşturan gönül hoşnutluğu ve rızayı ortadan kaldıran sebepler bilgisizlik, zaaf, kişiyi sıkıştıran zorda kalma, çaresizliğe düşme, piyasa fiyatlarını perdeleyip kendisine avantaj sağlama gibi olumsuz şartları lehine çevirme gayreti şeklinde dolaylı olabileceği gibi razı olmadığını açıkça ifade ettiği ya da davranışlarıyla gösterdiği biçimde doğrudan da olabilir. Birinci durumda zorunluluktan yapılan kabul rızanın varlığını göstermediği gibi muhatabın içinde bulunduğu olumsuzlukları ranta çevirip istismar etme şeklinde bir ahlaksızlığı da ifade eder. İkincisinde ise zaten rızanın olmadığı ortadadır.”

Bu olumsuzluklara karşılık olarak işçinin, hakkını alma adına, sözleşmenin dışına çıkarak ihkak-ı hak yapamayacağını da vurgulayan Köse, işçinin işi yavaşlatmasının caiz olmadığını ve hakkını alamadığı gerekçesiyle ona karşılık tutarak çalıştığı yerden gizlice bir şeyler alma hakkı bulunmadığını söyledi.

Aşı

Oturumun ikinci konusu ise, Almanya’da da önemli tartışmalara konu olan aşı meselesi idi. Aşı meselesinde, insan fetüsü ya da hücrelerinden yapılan aşıların kullanıp kullanılamayacağı üzerinde bir müzakere yapıldı. Bu konuda Doç. Dr. Soner Duman bir sunum yaptı. Duman, bu konuda geniş bir fıkhi çalışma bulunmadığını, ancak bazı çağdaş âlimlerin ve fıkıh konseylerinin açıklamalarının bulunduğunu, buralardan hareketle, bazı hükümlerin verilebileceğini söyledi. İslam’da “insan onuru”, “insan bedeninin saygınlığı”, “bedenin dokunulmazlığı” gibi temel ilkelerin ön planda olduğuna vurgu yapan Duman, “Mükerrem olarak yaratılan insanın bedeni de elbette her türlü saygısızlık ve aşağılanmadan uzak olmalıdır. Bu sebeplerle dinimizde ana kaide, ölü veya canlı bedenin bütünlüğünün bozulmaması ve beden parçalarından herhangi bir amaçla istifade edilmemesi yönündedir.” dedi. Ancak klasik fıkıh eserlerinden de anlaşıldığı kadarıyla, hayatını veya bir organını kaybetmek anlamında gerçek bir “fıkhî zaruret” bulunması hâlinde bu ilkelerden istisnaya gidilebildiğini de söyledi. Duman “Kaynağı mübah olmak kaydıyla tedavi ve bilimsel araştırma yapmak amacıyla kök hücrelerin elde edilmesi, geliştirilmesi ve kullanımı caiz olur. Ancak, kök hücrenin kaynağı haram kılınan bir şey olursa bunların elde edilmesi caiz olmaz.” dedi.

Çamaşır yumuşatıcılarının hayvansal kaynaklı olmasının da, istihale gerçekleşiyor ise caiz olacağını, burada domuz menşeli maddelerin istisna olması gerektiğini, zira domuzun İslam ümmetinin bir imtihanı olduğunu ifade etti.

Faiz

Karz-ı hasen uygulamasının ekonomide bir alternatif finansman şekli oluşturup oluşturamayacağı yolundaki soruyu ise Doç. Dr. Süleyman Kaya cevaplandırdı. Faizin haram oluşunun nas ve icma ile sabit olduğuna, dolayısıyla, Müslümanların finansman meselesine faiz dışında çözümler üretmelerinin elzem olduğunda şüphe olmadığına dikkat çeken Kaya, içinde yaşadığımız dünyada finansman meselesinin önemli bir etken olduğunu bunun için de karz-ı hasen müessesesine işlerlik kazandırmaya yönelik dünyanın çeşitli yerlerinde farklı teşebbüslerin bulunduğunu söyledi. Kaya özetle şöyle dedi: “Karz-ı hasenin büyük yatırımlar için uygun bir finansman yöntemi olmayacağı söylenebilir. Zira bu durum karz-ı hasenin tabiatına aykırıdır. Karz-ı hasen nakit ihtiyacı olan bir kimseye karşılıksız yardım etmektir, bir tür teberrudur, bağıştır. Bir firma veya şahsın daha büyük yatırım yapabilmek için karz-ı hasen şeklinde yardım talep etmesi makul gözükmemektedir. Buna mukabil, büyük bir firmanın acil nakit ihtiyacı için kısa vadeli, nispeten büyük meblağları karz-ı hasen olarak talep etmesi mümkündür. Zira iş hayatında kısa vadeli nakde sıkışmıştır, ne kadar büyük ve güçlü bir firma olsa da nakit sıkıntısı çekmektedir. Yine hane halklarının kısa veya uzun vadeli ihtiyaçları için karz-ı hasen talep etmeleri de normal karşılanır. Sonuç olarak karz-ı hasenin, yatırımların finansmanı için uygun olmasa da bunun dışındaki finansman ihtiyaçlarının karşılanmasında işlevsel olacağı söylenebilir.

Karz-ı hasenin, mahiyeti gereği birçok durumda insanların nakit ihtiyacını karşılama potansiyeline sahip olmasına ve ayet ve hadislerde buna yönelik çok ciddi teşviklerin bulunmasına rağmen günümüzde neredeyse yok olmaya yüz tutmasının birçok sebebi vardır. Bu sebepleri borç alan ve borç veren açısından ayrı ayrı ele alabiliriz.”

Doç. Dr. Süleyman Kaya, enflasyon ve dövizdeki değer kaybı sebebiyle, borç veren kimselerin bu oranda bir hak talep etmelerinin mümkün olduğunu, ancak, bu oranın ancak borcun ödenme tarihinden sonra belirlenebileceğini söyledi.

Dr. Salih Aydın ise kötülük problemi çerçevesinde Allah’ın kötülükleri niçin yarattığı sorusuna cevaplar aradı. Konuya, “kötülük problemine nasıl bir yaklaşım getirilebilir? Kötülük vardır, öyleyse Tanrı yoktur (ilhad/ateizm) veya kötülüğün sebebi olan başka ikinci bir tanrı vardır (şirk/seneviyye) demek zorunlu mudur? Kötülük varsa Tanrı ya kötüdür ya da çaresizdir mi demek gerekir? Tanrı iyidir, güçlüdür, merhametlidir, diyeceksek kötülüğü inkâr etmeliyiz veya en azından iflah olmaz bir miyopluk optimizmine razı mı olmalıyız?’ şeklindeki sorularla giriş yapan Dr. Aydın, bu çetin problemle alakalı ya yadsıyıcı, ya da abartıcı yaklaşımlar söz konusu olduğunu, 1755 yılındaki Lizbon depremiyle çılgına dönmüş Voltaire duygusallığıyla bu problemin hiç çözülemeyeceğini söyledi.

Kötülüğün ilahî hikmetin gereği olarak dolaylı olarak var olduğunu, ama Allah’ın buna rıza göstermediğini söyleyen Aydın özetle şöyle devam etti:

“Cenâb-ı Hakk, büyük bir hikmete mebni olarak şerri istemiş, kötülüğü, insanı daha büyük hayırlara ve yüce gayelere ulaştırmak için yaratmıştır. Mutlak iyi olanı yaratmak hem aklen hem de dinen imkânsızdır. Çünkü mutlak iyi olan Tanrının benzeri ve dengi olacaktır. Metafizik olarak, ‘Tanrı dileseydi hiçbir eksikliği ve kötülüğü olmayan bir şey ve bir dünya yaratabilirdi.’ ile ‘Tanrı dileseydi kendi şerikini yaratabilirdi.’ eşit saçmalıktır. Diğer taraftan ‘keşke hiç kötülük olmasaydı’ demek, ‘keşke hiçbir şey yaratılmasaydı.’ demektir. Kötülük (şer) denilen şey bütün türleriyle bir şekilde yani dolaylı da olsa vardır ve irade edilmiş, yani kaza ve takdir olunmuştur. ‘Senin Rabbin dileseydi, tabi ki yeryüzündekilerin hepsi toplu olarak iman ederlerdi. Sen mi insanları mümin olsunlar diye ikrah edeceksin.’ (Yunus suresi, 99) Yaratılan şeylerden bir kısmı dilenecek fakat sevilmeyecektir, istenecek fakat hoşnut olunmayacaktır. Cemal ve celal sıfatların bir gereği olarak ilahî hüküm (kaza), takdir (kader) ve yaratma (halk) böyle tecelli etmiştir.

Allah, helali irade ve takdir edip yarattığı gibi sevip razı da olmuştur. Haram ise Allah’ın muradı, mukadderatı ve yaratması olmakla birlikte rızasına muvafık değildir. Aynı şekilde küfür ve kötülük dilenmiştir, fakat kullardan bu asla razı olunmamıştır. Bu âlemde küfrün olması yüce bir hikmete mebni olarak, kazayı ilahînin bir gereğidir, fakat rızayı ilahîye muhaliftir.”